online pharmacy without a prescription
Bingöl SOLHAN - || İz Bırakanlar || Servet Kocakaya


Servet Kocakaya
Sanatçı

Merhaba Solhanlı Hemşehrilerim...

''Ailem yıllar önce Diyarbakır'ın Lice ilçesinden Bingöl'ün Solhan ilçesine ticaret nedeniyle göç etmiş olup;Babam Liceli, annem Solhanlıdır. Ben de Solhan'da doğdum. 6 yaşında iken Ailevi sebeplerden dolayı Mersin'e göç ettik.Mersin ve Antakya'da , kısacası Çukurova da büyüdüm.Lise sonrası ise Ankara'da geçti. Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okudum.Babam ve Annem yıllarca bize Bingöl'ü , Solhan'ı , katırcıları , manileri ve türküleri anlattı durdu. Parçalarımda genellikle bu temaları işliyorum.Ben çocukluğuma dair bir hastalığımı keşfettim. Bir plajda kumdan kaleler ve evler yaparken şunu fark ettim: Orada bir şeyler üretmeye elverişli bir durumumun olduğunu hatırlıyorum. O kaleyi ve o evi ben yapmaya çalışıyorum. O anlamda bir çok insanda kendisinin bir şeyler yapmasına çalışması gibi, birileri omuz vermeden, kendi nehrinin insanı olmaya çalışan insanlar da var. Onlardan biri olarak tarif ettim kendimi. Orada durmaya çalışıyorum. Şiiri çok fazla incelemedim. Bu kadar az incelememe rağmen o kaleyi kendim yapmaya çalışıyorum. ''




Sanatçı Servet Kocakaya, 'Kekê' ve 'Ki Zava' adlı albümlerinin ardından
'Pencere' adlı albümüyle dinleyicileriyle buluştu. Besteci yönünün yanı sıra
yorumculuğuyla da ilgi toplayan Kocakaya, İzmir ve Diyarbakır'ı birlikte gördüğü
'Pencere'den dinleyicilerine sesleniyor.

Müzik camiasında özgün bir tarza sahip olan Kocakaya, dört yıllık aradan
sonra "Pencere" ile dinleyicileriyle buluştu. Albümünde 2 Kürtçe şarkı
seslendiren sanatçı, Kekê'yi de kendisini hatırlatmak için bir kez daha
yorumluyor. Servet Kocakaya ile yeni albümü, müzik tarzı, toplum ve yaşama
bakışına ilişkin söyleşi yaptık.

* Albümlerinizin, albümün içinde de söylediğiniz şarkıların genelde bir
hikayesi oluyor. Kekê ve Ki Zava'da böyleydi. Son albümünüz Pencere'nin bir
hikayesi var mı?

Aslında öyle çok dayanıklı bir hikayesi yok. Bütün şarkılarımın da öyle somut
bir hikayeden yola çıkarak oluştuğunu söylemek de doğru olmaz. Benim biraz
matematik yanım var. İşte duygularımı böyle yakalayan taraflarım da var.
Kendimle oyun oynadığım... İşimle ilgili oyuncu tarafım var. Bir besteyi
yaparken realist, öykücü, öykü tabanlı yaklaşımların dışında bir de oyun
oynayan, sürprizler yakalayan, hem müzik, hem ezgi boyutunda hem de şarkı sözü boyutunda küçük, belki 'felsefi' espriler yapıyorum. Onları kullandığım birer deneme. "Pencere" de onlardan biriydi. Tabi ki psikolojik olarak mutlaka bir
hikayesi var bunların. Bunları açıklamak belki magazinel bir durum olur ama
tamamen dayanıksız olduğu da söylenemez. "Kekê" gibi, "Ki Zava" gibi Mezopotamik öykülere dayalı bir şey değil. Çok genel, biraz daha yukarda duran çalışmalarım var. "Pencere" onlardan birisi. "Pencere"yi bende yoğunlaştıran, öne çıkaran şey şu oldu: "Pencere"yi düşünmek, bir nesnenin içine girmek, onun bütün boyutlarını düşünmek. O anlamda "Pencere" sizin gibi değerli arkadaşlarla sohbet edebileceğim, belki de derdimi anlatabileceğim, bir vasıta, bir araç olabilir diye albüm "Pencere" oldu. Neydi "Pencere?" Gördüklerimiz, söylemek isteyip söyleyemediklerimiz, aslında bir nesne var ama her şeyi görüyorsunuz. Bazen yaşadığımız toplumda o nesne karartılabiliyor. Ki böyle popüler bir durum da var. Bazı pencereler bilerek karartılıyor. Bunun psikolojik alt yapısında o gizlenme iç güdüsünün, yaptığının kimse tarafından görülmemesi, aslında saydam, ama sonradan sizi görülmez kılacak kıvama getirilme durumu. Biraz bunları tartıştırmak istedim ama çok da kimsenin zamanı yok bunları tartışacak. Açıkçası benim de bunların tartışılması için zamanı olan insanlara ihtiyacım var.

* İç yoğunlaşmalarınızın müziğe dökülmesi denebilir mi?

İç yoğunlaşmalar tabi. Birbirini kovalayan birbirini besleyen albümler
yapmaya çalışıyorum. "Duvar Şarkıları" derken, evet çok somut. Duvarlara bir
şeyler yazan insanlar vardı bu ülkede. Onlardan bahsettim. "Pencere" diyorum.
Aslında "Pencere"nin buğusuna bir şeyler yazıyorum. Evet gidip artık
bağırmıyorum bir şeyleri ama, bir şeyleri söyleyebilmek için de bazı şeyleri
imge ya da aracı olarak kullanmak istiyorum.

* Metafor yapıyorsunuz…

Tabiki metafor yapıyorum. Pencerenin her şeyi ikiye ayırdığını düşünüyorum.
Diyalogun ortasında durduğunu düşünüyorum. Karşılıklı iletişim kuran ya da
kurmak isteyen, kurmak üzere olan ya da birbirine ayrık durmaya çalışan kişi ya da kişileri ayırdığını düşünüyorum. Aslında hayatı "Pencere"nin olduğu yere
koyabiliriz, oradan bakabiliriz. O yüzden albümün ismi "Pencere" oldu. "Pencere" diye benim şirin bir türküm vardı. Bu şarkının albümün ismi olmasının temelinde de evet ben yine konuşabileceğim bir araç buldum esprisiydi. Sonradan yakalanmış bir kurguydu. Yoksa öyle somut bir dayanağı yok. "Kekê" gibi yere oturan bir durum değil.

* Sizin 'Pencere'nizden nasıl bir manzara görünüyor?

Ben aslında albümün kapağına yazdım. Tabi psikolojik anlamda ne görmek
istediğimi, ya da Pencere'yi nasıl gördüğümü yazdım. Pencere'den dışarı bakan
değil de ben, Pencere'ye bakan bir adam oldum bu albümde. Öyle ilginç bir şeydi.
Pencere'ye bakmak diğerlerine göre deli kılabilir, ayrık tutabilir, toplum dışı
tutabilir. Bu albümde biraz öyle olmak istedim. Ama bunu hissettirmeden,
hissedebilenlerin sadece yakalayabileceği bir şey. Hep buğuyu hatırlatmak
istedim. Bir şeyler yazarken, o yazdığınız yazıdan dışarıyı görebilirsiniz.
Belki o buğu engelliyordur, ama o yazıdan her şeyi görebilirsiniz. O yüzden ne
yazdığınız çok önemli.

* Bir anda yok olabilir…

Gidebilir. Ne yazdığınız ve hangi büyüklükte yazdığınız, yani ne kadar
bağırdığınız çok önemli. O buğuyu, yani karakterleri ne kadar büyük yazarsanız dışarıyı o kadar çok büyük görürsünüz. Daha çok şey görürsünüz. Ne kadar çok bağırırsanız, o kadar çabuk fark edilirsiniz. O büyük karakterler, yani o buğuya yazılan harfin büyüklüğü sizin sezinizin şiddeti aslında. Pencere o. Derinliğine girdiğim zaman, bunları çok düşündüm ben. Ben pencere ile ilgili ne
konuşabilirim, kendimi ifade ederken pencereden ne kadar faydalanabilirim diye aslında ben çok hazırlık yaptım. O yüzden siz sordukça aklıma geliyor bunlar.
Buraya gelirken çok çalışmadım ama bu albümü yaparken çok çalıştım. Diyarbakır ve İzmir var o pencerede. Ben "D" ve "İ"yi çok büyük yazdım pencerede. Kendimi tarif ederken albümün kapağında ben mutlaka bir şeyler yazarım. Bazı şeyleri hissettirmek isterim. Benim Pencerem diye altını çizdiğim bir şey vardı. Diyarbakır ve İzmir'i aynı anda görebildiğim bir Pencere. Benim Pencere şu an bu. Bir çoğuna çok politik geliyor bu. Çok politik insanlara da çok hümanist, çok sevgi pıtırcanlığı gibi geliyor. Çok komik durabiliyor. Ama değil. Bu ülkede iki cereyanın baskısını hisseden yoğun bir kitle var. Aslında halk bu yoğun baskıyı hissedebiliyor. O, her anlamda yaşamın rutin hali, insanları kovuğuna çekiyor. Aslında bağırmak istiyorlar. O buğulara büyük karakterlerle çok büyük şeyler yazmak istiyorlar. Daha çok şey görmek istiyorlar. Ben belki Diyarbakır ile İzmir'i yazdım ama aslında hayatın kendisi o, bizim için bu ülkede.
Diyarbakır ve İzmir. Tırnak içinde zıtlıklar. Tarif edilmiş zıtlıklar. Benim
için zıtlık değil, zaten birlikteler. Benim yaşamımda, nazarımda zaten
birlikteler. Bunun altını çizebildikçe herhalde bir takım şeyleri yenebileceğiz
bu ülkede.

* Albümün içeriği, kullandığınız anlatım yöntemi yani metaforlar, imgelemeler
toplum tarafından anlaşılabilir mi? Pencere'nizden görünenler dikkatli bakmayı
gerektirmiyor mu?

Açıkçası toplumun ne düşündüğüyle çok ilgilenmiyorum. Topluma doğru şeyler
vermeye çalıştığım bir tarafım var. Ama toplumun çok da suyuna gitmenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Biraz deli olmak gerektiğine inanıyorum. Belki de çılgınlık yapmak gerektiğine inanıyorum. Ama şöyle bir durum da var; toplumun anlayabileceği, tamamen toplum için bir şeyler üretebileceğiniz bir yol seçerseniz rahatsızlık duymaya da başlıyorsunuz. Kendinizi küçümseyebileceğiniz bir nokta da ortaya çıkıyor. Toplum doğru düşünmüyor, doğru hareket etmiyor. Bence bu toplum şu anda bunu hakketmiyor. Çok net söylüyorum: Sanatçı kimliği edindikten sonra aldığım tecrübe mi diyelim, tecrübe Oscar Wilde'nin dediği gibi "İnsanın geçmişinde yaptığı hatalardır" aslında, belki o hatalardan edindiğim şey bu toplumun hata yaptığı sonucudur. Ben de bu toplumun içindeyim hata yapıyorum. O yüzden toplumun suyundan gidenlerin doğru yaptığını düşünmüyorum.

* Hikaye anlatan, imgeler kuran, metaforlar yapan bir tarza sahipsiniz. Bu
tarzı ozanlarda da görüyoruz. Bir benzerlik kurabiliyor tarzınız ile ozan tarzı
arasında?

Tabi tamamen bir ozan yöntemi ve metodu. Çok uzak değil. Kolaylama da
olabilir. Bir hikaye bir logaritmadır, bir mantıktır. Bir mantık bütünlüğüdür.
Bir hikayeyi kurgulamak zaten işinizi büyük oranda bitirdiğiniz anlamına gelir.
Geriye duygularınız ve matematiksel düşünce yeteneğiniz kalıyor. Bunların hepsi birleşince bitmiş oluyor. Aslında topluma uzak şeyleri yaratabilmek, imgelerle

insanları bir yerlere sürüklemeye çalışmak, üstü kapalı şeyleri, biraz
zorlanacakları birkaç parametreli problemler sunabilmek. Önde gidenlerin,
toplumun önünde olması gereken insanların biraz karmaşık olması gerekiyor. Yoksa bu öndeliğin ne anlamı kalıyor, ben de anlamış değilim.

* Özgünlüklerini mi kaybediyorlar?

Tabi. Özgünlüğünü ve birazcık o büyülü hallerinin hakkını vermeleri
gerekiyor. Dikkat ettiğinizde herkes çıktığında mutlaka starmış gibi davranıyor.
Öyle tıraş oluyorlar, öyle giyiniyorlar. Parayı edinir edinmez Amerika'ya
kaçıyorlar. Uzak duraraktan bir büyü elde edemezsiniz. Bu gerçek bir büyü değil. Sunduğunuz şeyin büyüsü önemli. Sunduğunuz ürünün içindeki karmaşa önemli. Kolay anlaşabilir şeyler sunuyorsanız, hiçbir özelliğiniz yoktur. Siz de onlardan birisiniz. Onlara hiçbir faydanız olmaz, kendinize de hiçbir faydanız olmaz. Şişirme bir durum. Sadece uzaklaşarak bir büyüyü korumaya çalışırsınız. Basın da sürekli sizi "Bak Londra'ya gitti, Amerika'ya gitti geldi", gibi hala o üçüncü dünya ülke psikolojisini yaşayan insanları aldatarak sizi star pozisyonunda tutmaya çalışır. O yüzden bu toplum şu an hata yapıyor. Bu toplumun suyuna gitmek istemiyorum. Biraz kendimi bu anlamda mutlu etmeliyim. En azından benim gibi düşünen insanlara haksızlık etmemeliyim. Benim durumumdaki, benim rahatsızlığımı yaşayan insanlara en azından bir nebze mutluluk verebilmek.

* Kendinizi böyle ifade ediyorsunuz diyebilir miyiz?

Bu kadar. Önemli olan bu. Ben çok yoğun olduğu halde basitleşen, kendini
küçümseyen insanlar gördüm. Ama çok değerli insanlar. Şu toplumun suyuna gitme, hepimiz bu duruma sürükleniyoruz. Benim bu anlamda böyle bir kararım ve isyankarlığım var. Onların suyuna gitmemek gibi…

* Yaptığınız eserlerin imgeler ve metaforlar bağlamında ele alındığında üç boyutlu resim gibi durduğu görülüyor?

Öncelikle bunu ben yaşıyorum. Üretirken bundan keyif alıyorum. Pencere öyle
aslında. Pencere'den bakmaktan kastım oydu. Pencere'den dışarı bakmak, dışardan Pencere'ye bakmak, ama bir de üçüncü bir boyut var; Pencere'ye bakmak. Bunu kastediyorum. Üçüncü boyutla çok ilgiliyim. O boyutu da her şarkımda ya da yaratabildiğim şarkılarda kullanmaya çalışıyorum. Yalnız o boyutun da diğerlerine bir şekilde asılı gitmesini sağlıyorum. Aynı matematikteki koordinat sistemindeki gibi. Asılı bir şekilde gitmesini sağlıyor. Hiç bir şey bu kadar basit değil. Hayat bu kadar basit değil. İki parametreyle açıklanabilir
denklemlerin kucağında değiliz biz. Çok karmaşığız. Dikkat ederseniz, sabah
kalkıyorsunuz, bir sorunumuzu hallettiğimiz anda başka bir sorunumuzun çıktığını görüyoruz. Demek ki basit değil yaşadıklarımız. İki boyutluyu yaşamıyoruz. Bunlar basit olsaydı bir sorunumuzu çözdüğümüz anda uzun bir süre mutlu olma ihtimalimiz vardı. İnsanların bunu çok iyi düşünmeleri lazım. Yaşam iki boyutlu bir kavram değil. Şarkılarımızın da öyle olmaması gerekir. Ben, sen ve aşkımız. Bu üç boyutlu bir durum değil. Ben ve sen zaten aşkın içinde tek boyut. İki bile değil. Bir nokta aslında. İki açılımı yok. Hiçbir yere bakamıyor bu durum. Ben, sen, aşk. Orada kıvranan tek hücreyi görüyorum. Amip görüyorum. İlkel bir durum.

* Şiirle ne kadar iç içesiniz? Şiir yazıyor musunuz?

Ben çocukluğuma dair bir hastalığımı keşfettim. Çukurova'da büyüdüm.Babam Liceli, annem Bingöllü. Ben de Bingöl'de doğdum. Mersin ve Antakya'da büyüdüm. Gençliğim de, lise sonrası Ankara'da geçti. Biz plajda kumdan kaleler ve evler yaparken şunu fark ettim: Orada bir şeyler üretmeye elverişli bir durumumun olduğunu hatırlıyorum. O kaleyi ve o evi ben yapmaya çalışıyorum. O anlamda bir çok insanda kendisinin bir şeyler yapmasına çalışması gibi, birileri omuz vermeden, kendi nehrinin insanı olmaya çalışan insanlar da var. Onlardan biri olarak tarif ettim kendimi. Orada durmaya çalışıyorum. Şiiri çok fazla incelemedim. Bu kadar az incelememe rağmen o kaleyi kendim yapmaya çalışıyorum.
Bu bir nevi iddiasızlıktır, bir itiraftır. Bir kaleyi başkası çok iyi yapabilir,
ben çok daha kötü kaleler bile olsa kendim yapmaya çalışırım. Benim şiirim bu
kadar. Eğer öyle bir şey olmasaydı, bir şair olarak insanların karşısına
çıkardım. Şarkı sözünü aşmayan, müzikle vücut bulan bir şair durumum var. Ki
buna ben şairlik demiyorum başka bir şey bu. O kaleyi ben yapıyorum ama kale diyeceğiniz zaman belki bir maskot olabilir. Şiire uzağım. Ama albümlerimdeki
kadar yakınım.

* Diğer iki albümünüzde bazı sözler/kavramlarla Kürtçe'ye yer verdiniz. Ancak
şimdi iki tane Kürtçe eser seslendiriyorsunuz? Kürtçe'yle olan bağınızı nasıl
ifade ediyorsunuz?

Kürtçe ile ilk defa bu albümde buluşuyorum. Kürtçe kelimeler oldu. Ama çok
anlamlı bir şekilde birer Türkçe şarkının içinde birer kavram, birer öykünün
taşıyıcısı olarak. Kekê, Ki Zava, Piro bunlar hepsi birer Kürtçe kelimeydi ama
hiç Kürtçe okumadım. Belki itiraflarda bulunacağım. Ben Kürtçe'yi çok iyi
bilmiyorum. Daha doğrusu Kürtçe düşünemiyorum. Asimile edilmiş bir Kürdüm. Ben üniversite döneminde Kürtçe öğrendim. Kulaktan dolma bir Kürtçe vardı ve çok kopuk bir durumdu. Ama üniversite döneminde çok merak ettim ve öğrendim. Müzik dinledim. Yine o kaleyi ben de yaptım ama çok kötü bir kaleyi bilerek yaptım bu albümde. Kekê'nin Kürtçe'sini yazdım. Kendim yazdım. Burada şunu anlatmak istedim: Biliyorum ki benden bunu istiyorsunuz. Kürtçe şarkı söylememi istiyorsunuz. Ama benden bunu isterken benim bu alandakiperformansımı bilmenizi isterim. Sizi kandırmak gibi bir niyetim yok. Ben üretmeyi seven bir adamım. Ben kale yapmak istiyorum kötü de olsa. Ve yine de yapıyorum. Kötü de olsa Kekê'nin sözlerini de ben yazıyorum. Ve bunu bu topluma hediye ediyorum. Türkçe'si ile de Kürtçe'si ile de. Ama bundan sonra benden bu anlamda bir çalışma beklerken neyle karşılaşacağınızı bilin. Kötü bir Kürtçe'm var. Hele üretirken çok sıkıntı çekeceğim. O anlamda performansımı ortaya koyup belki de tepkilerin bir yerde durmasını istedim.

* Beklentilerin önünü almıyor musunuz?

Bu kesinlikle beklentilere karşılık verilmiş bir şeydi. Ama bir şeyler çözmek
için de yapıldı. Bundan sonra bundan çok iyi şeyler yapamayacağımın göstergesi.
Ben Kürtçe düşünerek ne kadar üretebilirim, bunun çok tartışılmasını isterim.
Benden bir şey isterken, bir şarkıcı ve türkücü kimliğiyle bir şey istenmemesini
istiyorum. Ben bir besteciyim. Hikayeler yaratıyorum. Bu hikayelerin sahip
olduğum mantığımla, irademle insanlara müziklendirip sunuyorum. Bunu Kürtçe çok zor yapıyorum. Sıkıntılarım var bu konuda. Bu anlamda doygunluğa ulaşırsam ben bunlara bir şeyler sunacağım. Bu bir itiraftır. Ben bu anlamda kötüyüm demektir. Ama beğenen insanlar da çoktur. Şilele'yi çok sevdiler. Kekê'nin Kürtçe'sini Kürtlerin beğenmeyeceğini biliyordum. Ama babamın kulağımda kalmış cümleleriydi.
O hikayeyi bana o cümlelerle anlatmıştı. Ben onun içine çok az bir şey kattım.
Hatırladığım hikayenin Kurmanci hali oydu. Ve ben, babamın anlattığı hikayeyi
eksik bir şekilde yansıttım. Derdim o doğallığı verebilmekti. Onun kelimelerini,
cümlelerini. Kürtler şu anlamda çok duygusal davranıyorlar. TV'de gördükleri,
klipini seyrettikleri Türkçe şarkılar söyleyen sanatçıların Kürtçe şarkı
okumalarını büyük bir coşku ile karşılıyorlar. Ben bunu aşmalarını istiyorum.
Ciwan Haco, Çarnewa, Agire Jiyan dururken, benim gönlümde hala Kürtçe müzikte en yukarı koyduğum Şivan Perwer dururken, Servet Kocakaya'nın Kürtçe bir parçasıyla bu kadar doruklarda coşku yaşamaları beni rahatsız ediyor. Hakkını vermelerini istiyorum o insanlara. Bu coşkularını o insanlara harcasın. Bunu ne bana, ne yirmi şarkılık albümde iki tane Kürtçe okuyan diğer insanlara harcasınlar. Bunu hak eden Kürt sanatçılara harcasınlar. Bu çok önemli bir şey

* Kekê ilk albümde de vardı. Bu albümde hem de iki dilden var. Sizin için Kekê'nin önemi ne?

Bu albümde olmasının sebebi çok basitti. Öncelikle ben birkaç yıldır zaten
Kürtçe sözlerine çalışıyordum. Sözlerini Kürtçe çevirmek istiyordum. Biraz da
hakkını teslim etmek gibi bir şeydi benim için. Evet eksikleri olmuştur, mutlaka
olmuştur, eksik kalmasını da istedim. Ben onu birisine yazdırabilirdim, bir Kürt
ozanla beraber yapabilirdim. MKM'den yardım isteyebilirdim. Hatalarıyla
kusuruyla bir şey üretmek istedim. Bahsettiğim o kale durumundan kaynaklı. Ama en gerçekçi sebebi Kekê'ye benim ihtiyacım vardı. Bir daha ondan bir yardım aldım. Dört yıl gibi bir süre geçti ve kendimi hatırlatmak anlamında Kekê ihtiyaçtı. Bir daha yaparken de bunu anlamlandırmalıydım. Kürtçe'sini
koyacaktım, Türkçe'sini de koymak istedim. Aynı anda ikisi de oldu. İki kültürün şarkısı olmasını da istiyordum. Ütopik bir durum. Bir şarkının birden fazla
dille söylenmesi,. Bir ozan için muhteşem bir durum. Bir taşın iki kuşa değmesi
gibi bir şey.

* Mahsuni Şerif ve Ahmet Kaya'ya atfen iki parça okuyorsunuz…

Mahsuni Şerif 'e atfen yaptığım beste ile artık bazı isimlerin değer haline
gelmesi, gelebileceği, bunların tarihin içinde, edebiyatın içinde birer imge
haline gelebileceğini göstermeye çalıştım. Benim nazarımda büyük bir ozandır.
Kendisini tanıyordum. Birisiyle konuşup da daha önceki hayranlığınızı ikiye üçe
katlamak büyük bir durumdur. Bende öyle bir etkiyi yaratmıştır. Onu tanıdıktan
sonra daha çok hayran olmuştum. Onu Hacı Bektaş'ta gömdüğümüz gün, benim doğum günümdü. Böyle bir tesadüf vardı. Oradan dönerken yakaladığım bir espriydi. Bir kurgudur. Sadece Ahmet Kaya değil. Gülten Kaya da var. Ben Ahmet Kaya'yı dinleyerek şarkı söyleyen biriyim. Çocuktum onu ilk dinlediğimde. '84-'85 yılları. Benim müziğe başlamama sebep isimdir. Ve bir tarafımda vardı, bir yerime yapışmıştır. Hiç de tarif edemem. Bir çok insan beni onun yerine koymaya çalıştı.Onlara yanlış olduğunu herdefasında anlatıyorum. Ama benim derdim şuydu. Çok popüler olmuş bir şarkısından ziyade, çok naif, arkada bir yerde duran ama bana gülümseyen bir şarkısı vardı. Bir de anlamlıydı. Gülten Kaya sözlerini yazmıştı, Ahmet Kaya müziğini. Ben Gülten ablayı çok seviyorum. Onları bir arada gördüğüm bir aile tablosudur o eser.

* İlk klipi "Doğum günümde" parçasına çektiniz. Sonraki klip hangi esere olacak?

Şilele'ye klip çekeceğiz. Şilele'nin ulusal televizyonda çok yer
bulamayacağını düşünerek Kürtçe ve Türkçe iki klip çekeceğiz. Şilele
yayınlanabileceği bütün televizyonlarda yayınlanacak. Bu büyük ihtimalle
enternasyonal yayın yapan kanallarda olacak. O anlamda çok heyecanlıyım. Çok sevildi. Çok beğenildi. Diğeri için daha karar veremedik. Zindan ya da Savaşçı olarak düşünüyoruz. Ben Eşkıyalar'a çekmek isterdim. Ama Zindan anketlerde önde gidiyor. Ama anketlere göre davranmayabiliriz. Bir sürpriz yapabilirim.









Bu Sayfanın Geldiği Adres
Bingöl SOLHAN -
http://www.solhan.net

Bu Sayfanın Adresi:
http://www.solhan.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=7